Ayrılmaz ikili: Militarizm ve kapitalizm
"Kerkük'e girelim çığlıklarıyla Türkiye savaşa sokulmak isteniyor. Kürtlere karşı nefret kışkırtılıyor. Ancak ne mutlu Türküm demeyenleri düşman ilan eden generaller Irak Kürdistanı'nda ticaret ve yatırım yapıyor. OYAK, Irak Kürdistan'ın da en fazla iş yapan firmalar arasında"
Askerler gerdikçe geriyor. Şeriat tehlikesi yüzünden mi? Vatan elden gidiyor mu yoksa? Neden bu kadar hırslılar, Türkiye'yi savaşa sokacak kadar gözü dönmüş ve toplumun büyük çoğunluğunu düşman ilan edecek kadar çılgınca davranıyorlar? Sakın bunun arkasında dünyadaki kötülüklerin tek kaynağı olmasın: Para, para, para…
Ordumuz sadece darbe yapmaz, makarna yapar. Sadece muhtıra yayımlamaz, çocuk bezi satar. Kürtlerle savaşmaz yalnızca krem şantiden ambalaj kağıdına sayısız ürünün imalatını ve ticaretini yapar.
Ayrıcalıklarını yitirmekten korkmaları boşuna değil, ordunun şirketi OYAK Türkiye'nin 3. büyük ekonomik gücü. Sabancı, Koç gibi büyük patronlarla ortaktırlar, tüm batı karşıtı nutuklarına rağmen Dupont, FMC, Axa gibi çok uluslu şirketlerle yıllardır birlikte çalışırlar. Fransa, Hollanda, İspanya, Bulgaristan gibi AB ülkeleriyle uyumlu bir şekilde ticaret yaparlar.
Her şey darbeyle başladı
27 Mayıs 1960 darbesi ile OYAK doğar. Darbeciler, 1 Mart 1961'de 205 sayılı yasayla, özel hukuk hükümlerine bağlı (yani sivil denetimden uzak) OYAK’ı kurdu. Kuruluş amacı TSK mensuplarının yardımlaşma ve emeklilik fonu olarak belirtildi. Subayların, astsubayların, MSB ve jandarma Genel Komutanlığı'nda çalışan sivil memurların maaşlarından her ay yüzde 10'luk bir dilime el konuldu. Yedek subaylar yüzde 5’le kurtulurken, dünyanın en büyük 5. ordusu çok iyi para topladı. Ancak tek gelir kaynağı ordu mensuplarının aidatları değil, OYAK’ın kârlı yatırımları oldu.
1968 yılında Fransız otomotiv devi Renault ile kurulan ortaklık her darbeyle biraz daha büyüdü. Bugün OYAK finans, sanayi ve hizmet başlıklı üç ana grupta toplanan 29 büyük şirketten oluşuyor. Her büyük şirket irili ufaklı onlarca başka şirkete sahip.
Bunlardan en gözde olanı 1999 ve 2001 krizlerinden sonra atılım yapan Oyakbank. Salçalarıyla Tukaş'ı, çikolatalarıyla Eti'yi tanıyoruz. Gerçekten garip, dünyanın hangi ordusu bu kadar ticaretle uğraşır: Çimento, inşaat, nakliye, ilaç, konserve, komposto, turşu, puding, ketçap, mayonez, yazılım, arsa ve arazi alım satımı, demir çelik, elektrik üretimi hep onlardan sorulur.
Silahlar ABD ve İsrail'den
Ordu sadece OYAK'la para kazanmaya çalışmıyor. Türkiye bütçelerinin her yıl yüzde 15-20'lik bölümü savunma harcamaları adı altında TSK'nın silah alımlarına aktarılıyor. Silah alımları şeffaflıktan ve denetimden uzak. Kaynaksa bizlerden alınan vergiler.
TSK, bu yılın başında önümüzdeki 10 yıllık silah alımı planını açıkladı. Her yıl 3,5 milyar dolarlık silah alınmasını istiyorlar. Geçmişte ağırlıklı olarak Alman ve Fransız silah devlerinden alım yapmayı tercih eden TSK, şimdi yüzünü ABD ve İsrail'e çevirmiş durumda. Bush'un sözcülüğünü yaptığı karanlık şirket Lockheed Martin, TSK'ya en büyük silah sağlayıcısı şirket konumuna yükseliyor. Tank ve uçak modernizasyonunu İsrailli şirketler, topçu sistemlerini Güney Kore ve Singapur, roket sistemlerini Çin yapıyor.
Savunmadan başka her işle uğraşan OYAK'ın kazancı ve TSK'nın sivil hükümetlere dayattığı savunma bütçelerinde devamlılık askerlerin toplumu germesinin arkasındaki gerçek nedenler. Kapitalizm ve militarizm ayrılmaz bir ikili. Ticaret ve ekonomik rekabet savaşları körüklüyor. Kaybedense hep sömürülenler, cephede ölen halk çocukları ve namlunun üzerine çevrildiği ezilen halklar oluyor.
Ordu Irak Kürdistanı'nı inşa ediyor
Kerkük'e girelim çığlıklarıyla Türkiye savaşa sokulmak isteniyor. Kürtlere karşı nefret kışkırtılıyor. Ancak ne mutlu Türküm demeyenleri düşman ilan eden generaller Irak Kürdistanı'nda ticaret ve yatırım yapıyor.
OYAK, Irak Kürdistan'ın da en fazla iş yapan firmalar arasında. Doğrudan OYAK adıyla davranmasa da grubunun altında faaliyet gösteren şirketler ve başka ortaklıklarla bölgede faaliyet gösteriyor.
OYKA adlı firma aracılığıyla çimento ve inşaat malzemeleri pazarlıyor. Her yıl sadece 6 bin ton dökme çimento satıyor, bedeli ise 9 milyar dolar.
OYTAŞ ise ürettiği yapı malzemelerinin yüzde 60'ını Irak Kürdistanı'na pazarlıyor.
OYAK firmalarının yaptığı işler arasında Irak Kürdistanı parlamentosu ek binaları, yeni Kürt Bakanlık binaları yer alıyor.
OYKA Kağıt Sanayi Irak Kürdistanı'nın kağıt ihtiyacının yüzde 100'ünü karşılıyor. OYKA'nın kağıtları Kürtçe okul kitaplarında kullanılıyor.
Hani düşmandık Kürtlerle? Yoksa generaller savaş çıkartıp, ortalığı yıkıp, yeniden yaparak kârlarına kâr katmak mı istiyorlar? Dünya tarihi bir tek şeyi anlatır: Savaş, ticaret içindir.
30 Ağustos 2007 Perşembe
Ordu neden makarna satar?
Asıl tehdit küreselleşme değil "Bilişim Çağı"nı ıskalamaktır
Cuma günü "İnternet Medyası Derneği" nin düzenlediği toplantıda, iletişim sektörüne yön veren isimler, "Küreselleşme çağı" nda Türkiye'nin bilişim dünyası ile aynı titreşim katsayısını nasıl yakalayabileceğini konuşuyorlardı. Aynı cuma günü Cumhurbaşkanı Sezer, Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmada, "Küresel Sistem" in Türkiye'ye dönük tehditlerini sıralıyor ve "Küresel güçlerin ülkemiz üzerindeki planları açığa çıktı" diyordu. Ve aynı cuma günü, polis Nokta dergisini basarak, bilgisayarlara el koyuyordu.Cumhurbaşkanı Sezer'in yurt ve dünyaya bakış açısını "Onun kişisel görüşü" olarak kabul etmemiz gerekiyor. Ancak bu bakış açısı "Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak" adına söylemlerini seslendirenlerin görüşlerini de yansıtmak iddiasını taşıyorsa, bu tartışılmalıdır.Dünyadaki bir başka cumhurbaşkanından örnek vererek bu noktayı vurgulayalım.Güney Afrika Cumhurbaşkanı Mbeki, her yıl bir hafta dünyadaki bilişim sektörünün önde gelen firmalarının, Microsoft'un, Oracle'ın, İntel'in ve benzer şirketlerin beyinleriyle bir hafta bir çiftlikte toplanıp, "Önümüzdeki yıl bilişimde ne tür aşamalar olacak. Ülkem bu gelişmelerde yer alabilmek için ne yapmalı" sorusuna cevap arıyor.BAŞKA KONU YOK MU? İşte Sayın Sezer'in görmezden gelmeyi tercih ettiği "Tehlike" budur. Nasıl bazı toplumlar Rönesans'ı ıskalayıp, "Aydınlanma Çağı" nın trenini kaçırdılarsa, bugün de bazı toplumların "Bilişim Çağı" nı ıskalamaları tehlikesi vardır. Bugün dünyada "Online ülkeler" ve "Offline ülkeler" ayrımı var. Bir ülkede bilgisayar kullanımına, geniş banttan internete ulaşmaya dönük rakamlar, o ülkenin "Çağdaş" olduğunun da kanıtı artık. Bu nedenle yoksul Hindistan, küreselleşmeden korkmuyor ve Bilişim Çağı'nın lider ülkelerinden biri olabiliyor.Düşünün ki Türkiye'de Bilişim Çağı'nın kadrolarını oluşturacak diplomalıların yıllık mesleğe giriş sayısı 5 bin. Buna karşı bu sayı Hindistan'da 300 bin.Acaba Sayın Sezer "Kim Cumhurbaşkanı olacak" içerikli sorulara takılıp, "Başbakan ancak ilişkin bulunduğu siyasal görüşü temsil edebilir, oysa Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Ulusu'nun temsilcisidir" derken, hiç bilgisayar başına geçip ulusun hangi kesimleri ile aynı titreşim katsayısını paylaştığını düşündü mü? Bugün Türkiye'de 20 milyon kişi internete giriyor. Sadece geçen yıl Türkiye'de 2.8 milyon bilgisayar satıldı. İnternette Türklere ait 600 bin site var. Bir insanın statüsü "email adresi" nin var olup olmaması ile de ölçülüyor artık.2002 yılında internet abonesi olan Türklerin sayısı (Çoğunluğu düşük hızla) 1.3 milyondu. Bugün ise sadece ADSL abone sayısı 3.5 milyon.GSM telefon abonesi sayısı ise, 52.7 milyon. Şimdi mobil iletişimde 3'üncü kuşak teknolojilerin lisans anlaşmaları yapılmak üzere. Bu arada "Mobil WiMax" ın da devreye girmesi bekleniliyor. Böylece cep telefonları aynı zamanda internete geniş banttan ulaşabilen bilgisayarlara ve televizyon alıcılarına da dönüşecek.Acaba Sayın Sezer Cumhurbaşkanlığı döneminde kamudan veya özel sektörden ya da bilim dünyasından bu alanda bilgi sahibi olan insanları çağırıp, "Bilişim Çağı'nın dışında kalma tehlikesi ulusumuz için ne ifade eder" sorusunu sordu mu hiç? VİZYON MESELESİ Veya "Turgut Özal 'Organize Sanayi Bölgeleri' kurulması için öncülük etmişti. Ben de " Tekno-kentler " in kuruluşunda öncü olmalıyım" diye düşündü mü bir kez olsun? İran'ın şeriatçı Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, "Ülkem nükleer çağa girdi" diye gözyaşı döküyor. Bizde de birileri, "Ülkem Bilişim Çağı'nı yakalamalı" diye heyecanlanmayacak mı acaba? "Laiklik tehlikede" veya "Şeriat tehlikesi var" benzeri söylemler, 1920'lerde de 30'lar, 50'ler, 70'lerde de konuşuluyordu. Türkiye'yi 1930'larda Mussolini, 40'larda Hitler, 50'lerde Stalin tehdit ediyordu. Çok partili demokrasiden sonra da birileri "Halk geldi, vatandaş denize rahat giremiyor" diye yakınmamış mıydı? Ama şimdi 21'inci yüzyıldayız. Toplumun önünde Bilişim Çağı'nın ve özgürlüklerin ufkunu açmak yerine, "Seçilmişler siyaseti ben ise ulusu temsil ederim" benzeri bir anlayışla, hem dünyanın hem de ülkenin gerçeklerini "Tehdit" olarak sunmak ne kadar doğru olabilir? Dünyada üzerinde düşünce harcanması gereken tek metin, 1982 Anayasası mıdır? Acaba Ahmet Necdet Sezer, "Google" a hiç girip "Constitutions" (Anayasalar) kelimesinin karşılığına baktı mı? Ben yazdım, tam 10 milyon 600 bin madde çıktı.
Maria Sharapova CCIE oldu !
Ünlü tenisçi Maria Sharapova geçen gün lab sınavını da vererek CCIE oldu !
Securitylabs Ru Cisco.com daki Xss açıığını bulup daha sonra ünlü tenisçininde sayfasındaki Xss açığını değerlendirip böyle bir haber yayınladı :)
Habere göre sharapova DOD ile çalışıp hackerl'arin peşine düşecekmiş.
Cisco sayfasi
Sarapova nin sayfasi
Gönderen
ike
zaman:
13:53
0
yorum
Etiketler: ccie, cisco, Maria Sharapova
'Din asla pes etmez'
Yeni çalışmalarında sol düşüncenin dini yeniden tanımlama çabasına katkıda bulunan Terry Eagleton, 'Sol kendinden utanmalı' diyor, çünkü 'Büyük ölçüde ateist bir geçmişten gelen sol dinle ilgilenmedi, dini küçümsedi, bu yüzden de böylesine ciddi bir söylemle bağ kurmayı başaramadı?'
Dünyaca ünlü edebiyat kuramcısı, düşünür Terry Eagleton, İstanbul Belediyesi'nin davetiyle İstanbul'a gelince, Eagleton'ın eserlerini yakından tanıdığımı, bir kısmını çevirmiş, bir kısmının editörlüğünü yapmış olduğumu bilen Radikal Kültür Servisi yetkilileri beni arayıp kendisiyle Radikal adına bir görüşme yapmamı istediler. Buluştuğumuzda Eagleton benden önce 10 civarı gazeteciye röportaj vermiş olduğu için epey yorgun görünüyordu ve bir an önce İstanbul'u dolaşmaya çıkmak istediği anlaşılıyordu. Yine de uzun sorularıma sabırla ve gittikçe daha fazla açılarak cevap verdi. Umarım çalışmalarını bilmeyenlerde onun hakkında merak uyandırabilecek, bilenlere de bir ölçüde tatminkâr gelecek bir röportaj olmuştur.
Said ve Zizek'le birlikte Türkiye'de en çok izlenen Batılı radikal düşünürlerdensiniz. Eserlerinizin çoğu Türkçeye çevrildi. Burada çok sayıda genç takipçiniz var. Eserlerinizin diğer dillerde nasıl alımlandığı konusunda fikriniz var mı?
Kitaplarımın Türkiye'de geniş bir etkisi olmasından çok memnunum, özellikle de genç nüfus üzerinde. Elbette her zaman geniş kitleler tarafından anlaşılacak biçimde yazmaya çalışıyorum. Toplumdan geri bildirim almaktan memnunum, genelde bunu becerdiğim söylenebilir. Çeviriye gelince, eserlerim elbette pek çok dile çevrildi. Ama daha bugün birine söylüyordum; sadece Fransızlar çeviri ihtiyacı duymuyorlar. Fransızlar feci kültürel şovenistler. Başka bir yerden iyi bir düşünce gelebileceğine inanmıyorlar (Gülüyor).
Büyük olasılıkla dinde yaşanan canlanma yüzünden, enternasyonal solun Badiou, Zizek, Critchley gibi önemli simaları din fenomenini ve trajedi, özgürlük, hayatın anlamı gibi büyük soruları derinlemesine araştırmaya başladı. Siz de 'Kuramdan Sonra', 'Holy Terror' ve yeni yayımlanan 'The Meaning of Life' gibi kitaplarınızda sol düşüncenin dini yeniden değerlendirme çabasına önemli katkılarda bulundunuz. Anlayabildiğim kadarıyla bu kitaplarınızda acı, ölüm, felaket, sorumluluk ve özgürlük gibi ahlaki, varoluşsal meselelerde söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa, dine yönelteceğiniz eleştirinin cahilce ve içi boş olacağını savunuyorsunuz. Yanılıyor muyum? Bir de dostane bir eleştirim var: Sol'a sağlam bir etik temel inşa etmek konusunda önemli bir şey yaptığınızı düşünsem de, ara sıra Yahudi-Hıristiyan geleneğinin fazla içinden konuşuyormuşsunuz ve diğer dini gelenekleri pek dikkate almıyormuşsunuz gibi geliyor. Dahası dini pozitivist eleştirilere karşı haklı olarak savunmaya çalışırken dine karşı kendi eleştirinizi yapmayı unutuyorsunuz sanki.
Batı Avrupa solunun teolojiyi bu kadar görmezden gelmesine, din karşısında bu kadar kayıtsız kalmasına hep şaşmışımdır. İşin gülünç yanı, kültürel sol bir de en çok ilgilendiği şeyin popüler kültür olduğunu iddia ediyor! Din kadar etkili, derin, kalıcı, zengin ve popüler olan kültür alanı mı var? Din ideolojik olarak bazı görevler yerine getirir ki kültür bunları yapamaz. Kültürün günümüzde kriz içinde olmasının nedenlerinden biri de bence budur. Kültürün din kavramının yerine geçmesi bekleniyordu. Ama hiçbir zaman bunda yeteri kadar başarılı olamadı. Evet, doğru, büyük ölçüde ateist bir geçmişten gelen sol dinle ilgilenmedi, dini küçümsedi, bu yüzden de böylesine ciddi bir söylemle bağ kurmayı başaramadı. Kendinden utanmalı.
Ben Katolik olarak yetiştirildim. Belirli bir teolojik geleneğe, fikirlere erişebilmemi mümkün kılan değerlere bağlıyım. Dolayısıyla haklısınız, dini bakışımı biraz genişletmem lazım. Ama ne kadar az bilsem de İslam hakkında daha çok okuyorum ve öğrenmeye çalışıyorum. Teröre karşı savaşın tek iyi yanı da bu olsa gerek; Avrupa'daki pek çok sol düşünür ilk defa İslam okumaya başladı (Gülüyor.) Okudukça Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam arasında daha çok yakınlık, fikir birlikteliği buluyorum. Diğer yandan, din Amerika'daki çirkin köktenci biçimleriyle de karşımıza çıkıyor. Öyle ki bugünlerde, özellikle de laik Batı'dan beklenmeyecek denli politik bir soruya dönüştü. Bunun yüzyıl arkamızda kaldığını sanmıştık. Fakat, din öyle bir fenomen ki ölmüş gibi görünür ama asla pes etmez.
En son 'Hayatın Anlamı' başlıklı bir kitap yazdığınızı görünce şaşırmıştım...
Evet ya, yaptım öyle bir yüzsüzlük. Neyse, kendimi kendim de tahmin edemiyorum. Bazen bir şeyleri neden yaptığımı ancak sonradan dönüp baktığımda anlayabiliyorum. Evet, bir edebiyat eleştirmeni olmak üzere eğitildim. Ama benim Cambridge'deki bu eğitimi tamamladığım zaman diliminde her şey çok hızlı değişmeye başladı, belirli tarihi gelişmeler yüzünden kültür daha merkezi hale geliyordu. Ve benim gibi bazı edebiyat eleştirmenleri, salt edebiyat eleştirmeni olmaktan çıkıp daha felsefi, politik ve kültürel eleştirmenler olma yolunda bir geçiş yaşadılar. Ama bunun altında edebiyata yönelik bir dert de bir lav gibi akışını sürdürdü. Evet, kendimi edebiyata geri dönerken buluyorum.
Hazır edebiyattan bahsetmişken hakkında pek sık yazmadığınız günümüz romancı, şair ve oyun yazarlarından en sevdiklerinizi öğrenmek isterim şahsen.
Söylemek zor. Günümüz romanını bir hayli okuyorum, ama sadece keyif için, yazı ya da ders konusu yapmak için değil. Adını sürekli duyduğum, gelecek vaat eden genç bir Türk edebiyatçı var. (Gülüyor ) Neydi adı? P ile başlıyordu. Pamuk, evet Pamuk, bence iyi bir yazar olacak. Bildiğinizi sanmıyorum ama İrlandalı John Banville'i de okuyorum.
Yoo, Banville'in epey kitabı çevrildi.
Güzel. Nedense İngilizler tarafından gözardı ediliyor. Bence harika bir yazar, dil üzerine çok düşünüyor, dili çok önemsiyor. Günümüzde birçok modern yazar bunu yapmıyor, dili umursamıyor. Daha çok olay örgüsünü önemsiyorlar. Günümüz İngiliz romanında olan şeylerden pek etkilendiğimi söyleyemem. Modernizm Avrupa düşüncesinin son yüksek noktasıydı. Ondan sonra odak, gelişmekte olan dünyaya kaydı. Büyük romanlar artık gelişmekte olan dünyadan çıkıyor. Avrupa'da yüksek modernizmi yaratan tarihi kriz, gelişmekte olan dünyada üretimi sağlayan farklı bir krizde yeniden ortaya çıktı.
26 yıl önce sorduğunuz şu ünlü soruyu şimdi nasıl cevaplardınız? "Balzac'ın tali bir romanının Marksist-yapısalcı analizini yaparak kapitalizmin temellerini sarsmak mümkün mü?" O yazıda cevabınız "Bu tür alternatif yorumlar üretmek hiçbir zaman Marksist bir eleştirinin öncelikli görevi olamaz" şeklindeydi.
Şimdi o dönemde sorduğum bu soru biraz mahcup ediyor beni. O soruda, genç bir adamın sabırsızlığı var. Anlaşılabilir. Sanırım eleştirinin işleviyle ilgili bir derdim vardı. Bu da sadece farklı şeyler yazmak değil, eleştiriyi değiştirmekle ilgili. Brecht'in de dediği gibi eleştirinin işlevini yeniden kurmak. Bunun sadece eleştirmenler tarafından yapılabileceğini düşünmem biraz naifti. Bu tarihe bağlı bir şey. Benjamin, Brecht, Mayakovski gibi yazarlar bir şeyler yapabildilerse dönemin kitlesel politik hareketlerinin içine kök saldıkları içindi, zaman ve kültürel yapı buna uygun olduğu içindi. Buna sahip olamamak bizim suçumuz değildir ve bunu zorla sağlayamayız.
İnceleme kitaplarınızın yanında bir romanınız, birkaç oyununuz, bir de senaryonuz var. Uzun bir süredir başka bir kurmaca eser yayımlamadınız.
Roman yazmamamın iki temel sebebi var. Birincisi, pek beceremiyorum. Roman yazarken birilerine belli fikirler söyletebiliyorum ama pencereden kapıya doğru gitmelerini sağlayamıyorum. Maddi ayrıntılar konusunda romancının sahip olması gereken sabra sahip değilim. Öte yandan, tiyatroyu daha tatmin edici buluyorum, insanı evden çıkarıyor.
Tuncay Birkan: Eagleton, Zizek, Said, Badiou, Wallerstein, Sennett, Bauman, Buck-Morss gibi düşünürlerden 35 civarında kitap çevirdi. Halen Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği'nin başkanlığını da yürüten Birkan, Metis Yayınları'nda editör olarak çalışıyor.
* * * * *
'Medeniyetin ne olduğuna kim karar veriyor?'
Şahsen çok önemli bulduğum bir sorunla ilgili görüşlerinizi almak isterim. Bir zamanlar Türkiye, Batılı siyasetçi ve entelektüellerin gözünde 'gelişmekte olan ülkeler'den biriydi. Sonraları mahut 'geç kapitalizm'in yükselip vurgunun gittikçe daha fazla kültürlere kaymasıyla birlikte Türkiye aynı kişiler nezdinde dörtbaşı mamur bir 'İslam ülkesi' olup çıktı. Hem de o korkunç insan hakları ihlalleri siciline bakmadan bir de 'medeni' Avrupa Birliği'ne katılmaya cüret eden bir ülke. Halbuki ne bu (sahiden de berbat) sicil ne de Türk halkının çoğunluğunun her zaman gerçekten de Müslüman olması, Türkiye'nin 55 yıldır NATO'nun aktif üyesi olmasını sorgulamaya neden olmadı hiç.
Askeri bir ortak olarak Türkiye iyi hoş, ama kültürel bir ortak ve AB'nin ekonomik kaynaklarından yararlanmaya aday bir ülke olarak büyük bir tehlike, Avrupalı siyasetçiler için. Bu tür çevrelerde ikiyüzlülük beklenmedik bir şey değil. Ama asıl moral bozucu olan gittikçe daha çok Avrupalı solcu ya da radikal entelektüelin de genelde 'İslam', özelde de 'Türkiye' karşısında bu tepeden bakan, özselleştirici tavrı, benimsemeye başlaması.
Türk yazarlar, sinemacılar, akademisyenler vs. Avrupa'daki muadilleri tarafından Türkiye'deki rejimin resmi temsilcileriymiş muamelesi görmekten, Türk devletinin demokratikleşme yolunda pek de bir şey yapmadan AB'ye kapağı atmak istemesine onların suçuymuş gibi bakılmasından bıktılar. Hep AB, Kürt meselesi, İslam, Ermeniler vs. ile ilgili sorguya çekilmekten, İslam adına ya da Türk yetkililerin yanlışları yüzünden azarlanmaktan usandılar.
Sanki bir Türk entelektüelinin hakkında dişe dokunur bir şey söyleyebileceği başka hiçbir mesele olamazmış gibi.
Halbuki hepimiz sol radikal olma sıfatıyla, yaşadığımız dünyayı değiştirmek istiyorsak, dini ya da ulusal kökenimiz ne olursa olsun birbirimizle eşit ortaklar, dostlar olarak konuşmamız ve Benjamin'in öğrettiği üzere, hepsi de bir dolu barbarlık sayesinde mümkün olabilmiş her kültürün sırtındaki ortak tarih yükünü birlikte yüklenip hafifletmemiz gerekiyor. Sizce neden Avrupa'da Sol bile başkalarından bir şey öğrenmekten, onları önce 'kurban' konumuna yerleştirmeksizin, gerçekten dinlemekten bu kadar aciz hale geldi?
Çok güçlü ve gerekli bir tez. Hayran kaldım. Keşke bunu ben söyleseydim (Gülüyor). Bence değindiğiniz çok ilginç bir nokta, özellikle kimilerinin askeri kimilerinin politik olarak kabul gördüğüne dair... İş şu gizemli 'medeniyet' kavramına gelince, çok ilginç yorumlar geliyor. Pek enteresan bir kavramdır! Gandhi'nin Britanya Medeniyeti hakkında fikri sorulunca yaptığı yoruma buradayken birkaç kez değindim. ["İyi olurdu tabii öyle bir şey olsa!" demişti bildiğiniz gibi.]
Medeniyetin ne olduğuna kim karar veriyor? Bu benim ilgimi çok çekiyor. Ya da hangi değerlerin medeni olduğuna hangilerinin olmadığına kim karar veriyor? Günümüzde İngiltere'de yaşayan etnik topluluklar hakkındaki tartışmalar sırasında çıktı bu soru; orada yaşayan Türkler, Araplar ya da Afrikalıların İngiliz değerlerini kabul etmeleri gerektiğini iddia ettiler. Guardian 'a daha birkaç hafta önce yazdım. Bu iddiayla ilgili tek sorun şu ki İngiliz değeri diye bir şey yok! Misafirperverlik, adalet, yoldaşlık vs. evrensel değerlerdir. Kimsenin tekelinde olamaz. Bunlar üzerinde tekel iddia etmek kibirli bir saçmalık. Sizin de belirttiğiniz gibi, medeniyet sözcüğü aynı zamanda şu halklar oyuna dahil değil de demek, işlevlerinden biri bu sözcüğün. Sol entelijansiyanın ihaneti diyebileceğiniz mesele konusunda haklısınız. İronik, değil mi? Onca yıldır Ötekilik konusunda nutuk çekiyorlar. Ama gerçek bir problem ortaya çıktığında nereye kaçacaklarını bilemiyorlar (Gülüyor). Vahşilikten, Şarklıların kana susamışlığından dem vuran yorumlar, Viktoryen klişeler geri dönüyor. Bu kişiler ölmedi, anti-semitizm hiç ölmedi, her zaman bir köşede bekliyor. Bunları söyleyen batının sol entelektüelleri, örneğin Christopher Hitchens... (Hitchens otuz yıl önce Oxford'da araba fabrikası önünde el ilanları dağıtıyordu, ama Paul Wolfowitz, George Bush vs. ile arkadaş olduktan sonra bayağı bir ağız değiştirdi -Gülüyor). Bu pozisyonun bu insanlarca politikaya değil kültüre atfedilmesi ilginç. Hitchens, Salman Rushdie'nin yakın arkadaşıydı. Ve fetvayı Liberal Batı ile Barbar Doğu arasındaki farktan bahsederek yorumlamaya çalıştı. Hitchens'ın bu hale gelmesi o sıralarda başladı denebilir.
Gönderen
ike
zaman:
13:53
0
yorum
Etiketler: radikal, tery eagleton, tuncay birkan
Kaşınan yaralar, kompleksler
Zır kapı. Biri kız biri erkek iki genç. “Biz Atatürkçü Düşünce Derneği’nden geliyoruz. Atatürk düşmanlarına karşı mücadele ediyoruz. Bütün Atatürkçüler’i ayağa kaldırıyoruz. Şu kitap neler yapmamız gerektiğine karşı bir rehber kitap. Almak ister misiniz?”
Süper bir zamanlamaları vardı. Tam da şu “bizim” laikler neden bu kadar haşin ve de alıngan mevzuunun ikinci bölümünü yazmaya hazırlanıyordum..
Fazla uzatmak istemedim “Hayır” dedim “teşekkür ederim.”
“ Niye?” dedi kız. “GERİCİ misiniz?”
O yeee.. Kitabı aldın “ilericisin”, kitabı almadın “gericisin”! “Evet” dedim “gericiyim. Saltanat geri gelsin istiyorum. Hatta hilafet de gelsin” “İnanmıyorum” dedi çok bilmiş ADD kızımız.
“Neden” dedim.
“Tipiniz öyle göstermiyor.”
Üzerimde askılı bluz vardı.
Bir çift bluz “askısı”mıydı benim bütün referansım? Askı var tamam, askı yok gerici. “Ah” dedim. “ Yobaz dediklerine karşı mücadele verirken ne kadar yobaz olduğunun farkında mısınız?” Sinirlenip gittiler..
Sorum hâlâ geçerli: Kim daha az şekilci? Kim daha az muhafazakar? Kim daha az dogmatik?
***
“Giyinmek Güzeldir” sloganlı başörtüsü reklamından Ayşe Arman rahatsız olmuş bildiğiniz gibi. Sloganın alt metninin “örtünmek güzeldir, soyunmak çirkindir, soyunanlar kötüdür, kafası orası burası açıklardansan aklını başına topla, kendini düzelt” gibi şeyler olduğunu düşünmüş, fena olmuş, benden başka rahatsız olan yok mu demiş, okurlarını imdadına çağırmış.. Onlar da yetişmiş.. Cumartesi okuduk.
Rahatsız olmaksa eğer mevzu, GİZLİ alt metinleri üretmekse eğer konu, etraftaki hemen hemen her şeyden, her reklam sloganından, her reklam fotoğrafından böyle şeyler üretebiliriz..
Ben de mesela tam tersine mayo reklamlarından rahatsız oluyorum. Memeleri kuma gömülü çırılçıplak bir kadının (Adriana Karambööö!) mayo tanıtımı yapıyorum ayaklarıyla (ki üzerinde mayo var mı yok mu belli değil) orda burada bana salak salak bakmasına sinir oluyorum..
Ayşe Arman gibi gizli anlam hafiyeliği yapacak olursam aynen şöyle diyebilirim:
Bütün çıplak kadınlı reklamlar esasen bana şunu diyor: “Kadın dediğin böyle güzel olmalı. Böyle değilsen kusura bakma bir hiçsin. Kadın olmadığın kesin, insan bile olup olmadığın meçhul. Aklını başına topla, zayıflayacaksan zayıfla, memelerini yaptıracaksan yaptır, bacaklarını incelt, sarışın ol, boyunu uzat, kaşını al, saçını yaptır, yüzünü çekiştir, burnunu kaldır.. Ve daima seks arzula, seks arzula, seks arzula.. “Yok artık” öyle mi? Vitrin mankenine bakıp ağlayan, neden benim bacaklarım böyle ince uzun değil diye gece yarısı dükkan önünde üzüntüsünden kendinden geçen insanlar biliyorum ben.
Bu uç bir örnek oldu belki ama dayatılan bir güzellik anlayışı var ve bu milyonlarca kadının hayatını karartıyor. Bilhassa genç kızların. Ölümüne rejim yapmalarının nedeni işte bu aval aval bakan memeleri kuma gömülü Adrina Karambööö’ler.. Beslenme eksikliğinden ve kafayı güzelliğe takmış olmaktan geri zekalı diyebileceğim kadar andaval kızlar yetişiyor.
Ve bu benim hoşuma gitmiyor. Kendimi sürekli yoklamak zorunda olmaktan hoşlanmıyorum. Ay göbeğim, ay kıçım, ay bilmem nerem demek ve bundan dolayı komplekslenmek istemiyorum. Ve evet. Bunu moda dünyasının bir komplosu olarak görüyorum. Kadınları maddi manevi yok etmek isteyen homoseksüel modacıların menfur bir planı..
Sonsuza kadar devam edilebilir alt anlam, üst anlam, sağ anlam, sol anlam yoklamalarına..
Peki ama bu doğru mudur? Alt anlamlar var diyelim, kimin, hangi reklamın yok? Reklam reklamdır ve kaşıyacağı bir kompleks, bir yara mutlaka vardır.. Neden bu kadar yaralıyız da her şey ha bire bir taraflarımızı kaşıyor, işte esas problem bu..
Gönderen
ike
zaman:
13:53
0
yorum
Etiketler: add, atatürkçü düşünce derneği, tuğçe baran
Türk olmak...
Dünyanın, en tehlikeli eğlencesi Türk olmaktır.
Burada hayatın bizzat kendisi bile hayata şaşar.
Altmış milyonluk bir bungee-jumping’dir hayat.
Bir beton zemine doğru milyonlarca insan süratle düşeriz.
Tam çarpacağımız zaman, kim olduğunu kimsenin bilmediği bir güç, ucunda sallandığımız lastik halatı çekiverir ve biz yukarlara sıçrarız.
Padişahımızın ırzına geçer, başbakanımızı asar, genelkurmay başkanımızı hapseder, gençlerimizi idam sehpalarına gönderir sonra da en güzel aşk şiirlerini yazarız.
Hep aptallığımızdan yakınır sonra da dünyanın en akıllısı IMF’yi tam on yedi kere dolandırırız. Paralarını bize nasıl kaptırdıklarını anlamazlar bile.
Aptallıktan sıkıldığımızda zekamızla övünür ve bin senedir her yaz mevsiminde damlarda yatar ve oradan düşerek ölürüz.
Yağmur yağdığında ülkenin en büyük kentinin işlek bir caddesinde boğulan yeryüzündeki tek insan Türktür.
Yeryüzünde kendine kanat yapıp uçan ilk insan da Türktür ama...
Devleti kutsal ilan eder sonra da devleti soyarız.
“Köylü efendimizdir” der köylüleri döveriz.
Dünyada hiçbir devletin tanımadığı bir devleti kurma başarısını gösterebilmiş olanlar Türklerdir.
“Yurtta sulh, cihanda sulh” diyerek bütün komşularıyla düşman olan da biziz.
“Ulusal onuru” bu kadar değerli “ulusal parası” bu kadar değersiz başka bir ülke bulmak çok zordur.
Sürekli olarak birbirini kazıklayanlar Türklerdir.
Bir büyük deprem olduğunda çoluk çocuk, zengin fakir el birliğiyle yardıma koşup, evdeki iki battaniyeden birini depremzedelere bağışlayanlar da Türklerdir.
Kırk sekiz yıl boyunca dünya futbol şampiyonasının kapısından bile geçemedikten sonra ilk katıldığı şampiyonada dünya üçüncüsü olmayı Türkler başarır.
“Ata sporu” güreşte en olmadık ülkelere yenilen, güreşten hiç anlamayan Amerikalı güreşçilerle güreşirken kolunu bacağını kırdıranlar da Türklerdir.
Her konuda fikrimizi söylemeye bayılır ama hiçbir fikrimize inanmayız.
Hiçbir filozofumuz yoktur ama ne olduğunu kimsenin bilmediği bir hayat felsemiz vardır.
Dünyanın en ünlü suikastçısı papayı vuran bir Türktür.
Papayı binlerce insanın arasında vurup kabak gibi yakalanan en salak suikastçı da Türktür.
Katillerin “ulusal kahraman”, şairlerin “vatan haini” olduğu tek ülke Türkiye’dir.
Müslüman olanlardan sürekli kuşkulanır ama müslüman olmayan vatandaşlarımıza devlette tek bir görev bile vermeyiz.
Bütün askeri darbeleri alkışlar ve ilk seçimde darbecilerin kızdıklarına oy veririz.
Tek bir anlaşmada neredeyse beş milyon kilometre kare toprak kaybedip, bu anlaşmanın en akıllı anlaşma olduğuna inananlar da Türklerdir.
Savaşta kendi gemisini yedi saat boyunca bombalayanlar Türklerdir.
Uçağı arızalandığında başkalarına bir zarar gelmesin diye o uçağı son ana kadar terketmeyip ölenler de Türklerdir.
Yabancılardan sürekli kuşkulanıp ne kadar yabancı örgüt varsa hepsine girmeye çalışanlar Türklerdir.
Girmeye çalıştıkları örgütlerin kurallarının aslında Türkiye’yi bölmek için hazırlandığına da sadece Türkler inanır.
Yıllarca, Avrupa Birliğine girmemizi sağlayacak yasalardan hiçbirini çıkartamayıp, bir gecede başkalarının on yılda geçirebileceğinden daha fazla yasa geçiririz.
Ömründe hiç trapez yapmamış altmış milyon insanın trapez yapmasıdır hayat burada.
Bütün dünya, şaşkınlıkla bakarak düşmemizi beklerken biz düşmeyiz.
Biz Türküz.
Ya oynar ya ağlarız.
Dünyanın en tehlikeli eğlencesidir Türk olmak.
Ve, biz korkuyla eğleniriz.
Ahmet Altan
Gönderen
ike
zaman:
13:53
0
yorum
Etiketler: ahmet altan, turk olmak, turkler
Cami ışıklarına bakan çocuk...
Sonra büyüdüm.İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.Allah’ı çok sevmiştim.Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.Ama beni sevmesini isterdim.İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.Biz dede-torun değildik.Beni sevmiyordu.Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.Sonra büyüdüm.İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.Dindarları sevdim.İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.Onlara saygı göstermeyi öğrendim.Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.Dindar olmadım, inançlı olmadım.Hálá da değilim.Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum. Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.Tanrı’dan bir beklentim yok.Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.Affetmezse de gücenmeyeceğim.Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.
Ahmet Altan
Olmasaydı sonumuz böyle
Ahmet Kaya öldü. serdar ortaç ve hezeyan korosu marşına gönül rahatlığıyla devam edebilir.
Ahmet Kaya'nın Paris'te öldüğü haberini aldığımda Kudüs'te, onun kliplerindekine benzer bir manzaranın orta yerindeydim. Göğsüm daraldı, yüreğim kanadı birden; onun en güzel türküsünü, "Olmasaydı sonumuz böyle"yi söylemek geçti içimden, bağıra çağıra...
Ardından öfke bastırdı.
"Kürtçe kaset yapacağım" dediği için linç edildiği o magazin gecesini anımsadım: serdar ortaç'ın "Bu vatan bizim" fırsatçılığıyla sahneye fırlayıp başlattığı milliyetçi hezeyan eşliğinde marş söyleyen fanatik koroyu düşündüm.
O koro Malatya'da 7 kişiyle 35 metrekare bir evde büyümenin ne demek olduğunu bilir miydi ki? O "kınalarla hiç tanışmış mıydı?
15 yaşında ilk kez denizi gördüğü kente daha bavullarını indirirken "Bakın kiralar geldi" sataşmasına muhatap olmanın yarattığı tahribattan haberdar mıydı? O "kıro"larla hiç tanışmış mıydı?
Gündelik hayatlarında bir dilsiz gibi yaşayanların bağlamalarını niye "at teper gibi" öfkeyle, hırsla, hınçla çaldıklarını, türkülerinde niye hep acılardan, isyanlardan söz ettiklerini bir an olsun düşünmüş müydü?
"Saçlarına yıldız düşmüş" anaları, "tabancasını helada unutan," gençliğini mahpusta tüketen, dağa çıkan, silaha sarılan oğulları, kızları bilir miydi?
Ahmet Kaya o tarumar kuşağın sesiydi.
* * *
Aynalar belgeselinin çekimlerinden bir sahne gözümün önünden gitmiyor.
İstanbul'a ilk geldiği yıllarda yaya olarak eve döndüğü bir gece bir düğün salonunun önünden geçerken içeri dalışını anlatmıştı, içerde hiç tanımadığı insanlar bağıra çağıra göbek atıyorlardı. Kendisi beş parasız, işsiz, aç ve sefildi.
"Attım kendimi insanların ortasına..." demişti, "Nasıl oynuyorum biliyor musun... Göbekler atıyorum düz dönüyorum, ters dönüyorum..."
Devam edememiş, gözyaşına boğulmuştu.
Pek az adam çözebilmişti bu sahnede neyin gözyaşartıcı olduğunu...
O, içimizdeki arabesk damarı bulup çıkaran adamdı.
* * *
Türkiye solu "başka bir tür üst yapı" kurabilmek için epey uğraşmış, ancak 12 Eylül bozgunundan sonra eski sloganlarını onun arabesk yüklü nağmelerinde bulunca dört elle sarılmıştı.
Herkes susarken konuşacak kadar cesur, 1985'teki ilk albümüne, -devrimci şarkıları "dengelemek" için- bir de Mehmet Akif şiiri koyacak kadar korkaktı. Ütopyaların çürümüşlüğünden örgütsüzlüğün yalnızlığına, yenilmişliğin çaresizliğinden umudun diriliğine kadar herşey vardı türkülerinde...
Yorgun, yiğit, yılgın, ürkek, delikanlı, tutarsız, serseri, öfkeli, kanlı canlı, deli dolu, kısacası benzersizdi.
Ne sağa ne sola yaranabildi; ama hem sağda hem solda dinlendi.
Kendisine "Biz burdayız gitmeyiz / ülkemizi bekleriz" diye sataşanlara yazdığı şarkıda şöyle diyordu:
"Dövülmüşüm, sövülmüşüm, kovulmuşum ben/
S.ktir çekilmişim yani/ kendi öz yurdumdan çeker giderim"
Çekip gitti, ama ayrılığa yüreği dayanmadı.
* * *
O fanatik hezeyan korosu, zerrece iplemediği marşlar söyleye söyleye, sürgünde bir muhalifler mezarlığı kurdu sonunda...
Lakin bilmeliyiz ki; o mezarlıkta Nazım Hikmet'ten Yılmaz Güney'e ve Ahmet Kaya'ya kadar öz yurdundan kovulanlar için kazılan her mezar, bu ülkeyi biraz daha kurutup çölleştiriyor.
Çünkü oradaki her mezar taşı, buradaki hoşgörüsüzlüğün alameti...
Gurbete sürülenler, uzağa gömülenler, ancak bu ülke farklı seslere tahammülü öğrenince dönebilecekler.
Nasıl Nazım'ın şiirleri afişlerdeyse bugün, nasıl Yılmaz Güney filmleri perdelerdeyse, hiç kuşkusuz Ahmet'in söylemek istediği türküler de dillerde olacak çok yakında.
O zamana kadar serdar ortaç ve korosunu dinleyecek bu vatan.O koroyu alkışlayanlardansanız, yakınıp durmayın o zaman!..
Can Dündar
Gönderen
ike
zaman:
13:53
0
yorum
Etiketler: can dündar
TDK'dan inciler
KENAN DOĞULU ÖZÜR DİLEMELİDİR!
Bu yılki “Eurovision” şarkı yarışmasında Türkiye’yi temsil etmesi kararlaştırılan Kenan Doğulu’nun yaptığı açıklamada “Türkçe olması eski kafaların düşüncesi. İngilizce daha çok insana hitap etmesi açısından önemli” sözlerine yer vermesi son derece talihsiz bir açıklama olmuştur. Ününü, söylediği Türkçe şarkılara borçlu olan birinin Türkçe söylemenin eski kafalılık anlamına geldiği biçiminde açıklama yapması, Türkçemize saygısızlıktır. Kenan Doğulu, önce bu dili öğrendiği annesinden sonra popüler müzikte Türkçenin en güzel örneklerini veren sanatçılarımızdan daha sonra da bütün milletimizden özür dilemelidir.
Bilindiği gibi “Eurovision” bir beste yarışmasıdır. Değerlendirme beste açısından yapılmaktadır. Durum böyleyken “en çok insana” hitap etmesi için Türkçe dışında bir başka dille şarkı söylemek istiyorsa Kenan Doğulu o zaman Çince söylesin…
Öte yandan, İngilizceden medet umması sanatçının kendisine olan güvensizliğini göstermektedir. Önemli olan Türkçe sözlü bir parçayla ve bu sözlere uygun güzel bir besteyle yarışmaya katılmaktır. Keramet İngilizcede olsaydı Sertab Erener’in İngilizce şarkısıyla birinci olduğu yıl İngiltere İngilizce şarkıyla katıldığı yarışmada sonuncu olmazdı.
Yapılması gereken, Türkiye’nin “Eurovision”a Türkçe sözlü şarkıyla katılmasıdır. TRT de, bu konuda kararlı bir duruş sergilemeli, Türkçe dışındaki dillerle yarışmaya katılmayı engellemelidir. Böylece, her yıl “Eurovision”a katılacak şarkının dili konusundaki tartışma da ortadan kalkmalıdır.
Türk Dil Kurumu
Internet Explorer ikiden fazla karşıdan yükleme oturumuna sahip olacak şekilde nasıl yapılandırılır
1. Kayıt Defteri Düzenleyicisi'ni (Regedt32.exe) başlatın.
2. Kayıt defterinde aşağıdaki anahtarı bulun:
HKEY_CURRENT_USER\Software\Microsoft\Windows\CurrentVersion\Internet Settings
3. Düzen menüsünde, Yeni'nin üzerine gidin, DWORD Değeri'ni tıklatın ve sonra aşağıdaki kayıt defteri değerlerini ekleyin:
Değer adı: MaxConnectionsPer1_0ServerDeğer verisi: 10Temel: OndalıkDeğer Adı: MaxConnectionsPerServerDeğer verisi: 10Temel: Ondalık
4. Kayıt Defteri Düzenleyicisi'nden çıkın.
Gönderen
ike
zaman:
13:53
0
yorum
Etiketler: download, ie, internet explorer, max connections

