Ahmet Kaya öldü. serdar ortaç ve hezeyan korosu marşına gönül rahatlığıyla devam edebilir.
Ahmet Kaya'nın Paris'te öldüğü haberini aldığımda Kudüs'te, onun kliplerindekine benzer bir manzaranın orta yerindeydim. Göğsüm daraldı, yüreğim kanadı birden; onun en güzel türküsünü, "Olmasaydı sonumuz böyle"yi söylemek geçti içimden, bağıra çağıra...
Ardından öfke bastırdı.
"Kürtçe kaset yapacağım" dediği için linç edildiği o magazin gecesini anımsadım: serdar ortaç'ın "Bu vatan bizim" fırsatçılığıyla sahneye fırlayıp başlattığı milliyetçi hezeyan eşliğinde marş söyleyen fanatik koroyu düşündüm.
O koro Malatya'da 7 kişiyle 35 metrekare bir evde büyümenin ne demek olduğunu bilir miydi ki? O "kınalarla hiç tanışmış mıydı?
15 yaşında ilk kez denizi gördüğü kente daha bavullarını indirirken "Bakın kiralar geldi" sataşmasına muhatap olmanın yarattığı tahribattan haberdar mıydı? O "kıro"larla hiç tanışmış mıydı?
Gündelik hayatlarında bir dilsiz gibi yaşayanların bağlamalarını niye "at teper gibi" öfkeyle, hırsla, hınçla çaldıklarını, türkülerinde niye hep acılardan, isyanlardan söz ettiklerini bir an olsun düşünmüş müydü?
"Saçlarına yıldız düşmüş" anaları, "tabancasını helada unutan," gençliğini mahpusta tüketen, dağa çıkan, silaha sarılan oğulları, kızları bilir miydi?
Ahmet Kaya o tarumar kuşağın sesiydi.
* * *
Aynalar belgeselinin çekimlerinden bir sahne gözümün önünden gitmiyor.
İstanbul'a ilk geldiği yıllarda yaya olarak eve döndüğü bir gece bir düğün salonunun önünden geçerken içeri dalışını anlatmıştı, içerde hiç tanımadığı insanlar bağıra çağıra göbek atıyorlardı. Kendisi beş parasız, işsiz, aç ve sefildi.
"Attım kendimi insanların ortasına..." demişti, "Nasıl oynuyorum biliyor musun... Göbekler atıyorum düz dönüyorum, ters dönüyorum..."
Devam edememiş, gözyaşına boğulmuştu.
Pek az adam çözebilmişti bu sahnede neyin gözyaşartıcı olduğunu...
O, içimizdeki arabesk damarı bulup çıkaran adamdı.
* * *
Türkiye solu "başka bir tür üst yapı" kurabilmek için epey uğraşmış, ancak 12 Eylül bozgunundan sonra eski sloganlarını onun arabesk yüklü nağmelerinde bulunca dört elle sarılmıştı.
Herkes susarken konuşacak kadar cesur, 1985'teki ilk albümüne, -devrimci şarkıları "dengelemek" için- bir de Mehmet Akif şiiri koyacak kadar korkaktı. Ütopyaların çürümüşlüğünden örgütsüzlüğün yalnızlığına, yenilmişliğin çaresizliğinden umudun diriliğine kadar herşey vardı türkülerinde...
Yorgun, yiğit, yılgın, ürkek, delikanlı, tutarsız, serseri, öfkeli, kanlı canlı, deli dolu, kısacası benzersizdi.
Ne sağa ne sola yaranabildi; ama hem sağda hem solda dinlendi.
Kendisine "Biz burdayız gitmeyiz / ülkemizi bekleriz" diye sataşanlara yazdığı şarkıda şöyle diyordu:
"Dövülmüşüm, sövülmüşüm, kovulmuşum ben/
S.ktir çekilmişim yani/ kendi öz yurdumdan çeker giderim"
Çekip gitti, ama ayrılığa yüreği dayanmadı.
* * *
O fanatik hezeyan korosu, zerrece iplemediği marşlar söyleye söyleye, sürgünde bir muhalifler mezarlığı kurdu sonunda...
Lakin bilmeliyiz ki; o mezarlıkta Nazım Hikmet'ten Yılmaz Güney'e ve Ahmet Kaya'ya kadar öz yurdundan kovulanlar için kazılan her mezar, bu ülkeyi biraz daha kurutup çölleştiriyor.
Çünkü oradaki her mezar taşı, buradaki hoşgörüsüzlüğün alameti...
Gurbete sürülenler, uzağa gömülenler, ancak bu ülke farklı seslere tahammülü öğrenince dönebilecekler.
Nasıl Nazım'ın şiirleri afişlerdeyse bugün, nasıl Yılmaz Güney filmleri perdelerdeyse, hiç kuşkusuz Ahmet'in söylemek istediği türküler de dillerde olacak çok yakında.
O zamana kadar serdar ortaç ve korosunu dinleyecek bu vatan.O koroyu alkışlayanlardansanız, yakınıp durmayın o zaman!..
Can Dündar
30 Ağustos 2007 Perşembe
Olmasaydı sonumuz böyle
Gönderen
ike
zaman:
13:53
Etiketler: can dündar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder